Günlüğümü uzun süredir ihmal ettim. Yaz boyunca doğru dürüst bir yazı yazmamışım.Kısa kısa özetleyeyim. Önce Moldova.
Bu yaz Moldova’ya gittim. Balkan bilgisayar olimpiyatı Kişniev’de düzenlendi. 4.5 milyon nüfusu olan, bunun 1 küsür milyonu başkentinde yaşayan, onun dışında da doğru dürüst şehri olmayan SSCB içinde de ezilmiş yoksul kalmış bir ülke . Ama kendi içinde bir sevimliliği var. Ruslardan kurtulduklarına seviniyorlar. Aynı dili konuştukları Romanya’yla dirsek teması içindeler. İnsanları oldukça sıcak kanlı.
Tabi “Moldova’ya gittim” deyince herkesin yüzünde yaramaz bir gülümseme oluşuyor. Evet, kızları çok güzel. Koşuşturma içinde alemlere dalamadık (bi de şort olayı var tabi
). Ama eşe dosta gösterecek birşey olsun diye rehber kızlardan birisine rica ettim. Buyrun, Nadya ve ben. Gözlemlediğim birşey de 23-24 yaş altı kız nüfusu (en azından sokakta) çok fazla iken daha yaşlı kadınların ortalıkta olmayışıydı (müzdaripmişim gibi söyledim
ama esas amacım bir tespit). Utandığımdan soramadım ama tahminim çoğunun yurtdışında çalıştığı. Zaten İstanbul Kişniev uçağındaki Moldova’lı kadın ve çocuklar sular gibi Türkçe konuşuyordu. Buradan önemli bir ihraç kaleminin insan olduğunu anlamış olduk. Zaten ülke ekonomisi yurtdışında işçi, temizlikçi vb. çalışanların gönderdikleri parayla ayakta duruyormuş.
Diğer (!) bir ihraç maddesi de şarap. Zaten başka birşey de yok. Purcari diye bir markanın tesisine götürdüler. Son derece güzel şarapları var. 19. yy.da kimsenin bilmediği küçük bir çiftlikken uluslarası bir yarışmada altın madalya almışlar. Ondan sonra da ünleri devam etmiş. 1984′te İngiliz Kraliçe’sinin resepsiyonunda şarap vermişler. Fotoğraftaki 4 şarap 1940′lardan kalma, fiyatını bilemiyorum ama çalsam mı diye düşünmedim değil
. Türkiye’de 35-40 liraya alamıyacağınız şarapları 7 liraya neredeyse hibe ediyorlardı. Malesef kasayla taşıma olasılığım yoktu 2-3 şişeyle yetindim.